top of page
Pink Poppy Flowers
Pink Poppy Flowers
Pink Poppy Flowers

MEMLEKETİM…

  • Yazarın fotoğrafı: Prof. Dr. Öcal Oğuz
    Prof. Dr. Öcal Oğuz
  • 21 Haz 2024
  • 4 dakikada okunur

[17:46, 21.06.2024] B. Nami TONKA: Memleket yahut vatan; “vatanım ruy-i zemin” diyenlerin varsayımsal dünyası kadar büyük veya “bülbülü altın kafese koymuşlar ille vatanım demiş” atasözündeki bülbülün yuvası kadar küçük olabilir.


Memleket; Hüznî Baba’nın “Hubbu’l-vatan mine’l-iman değil mi/Hüznî kıymetini tanı Yozgat’ın” mısralarındaki gibi doğduğumuz köy, kasaba veya şehir de olabilir. Nitekim “memleket nere hemşerim” sorusunun beklenen cevabı da Anadolu’nun bir şehri değil midir?


Tarifsiz bir kederin veya hasretin doruklarında iken Memleket; yaşantılarımız, anılarımız, geride bıraktıklarımız veya önümüze kattıklarımız, yanımıza aldıklarımızdır. Böylesi hâllerde memleket bir muhasebe cetveli gibi gözünüzün önündedir.


Çok şeyi geride bıraktığınız durumlarda memleket; simgeler veya imgeler olarak belirir karşınızda. Geri döndüğünüz vakit her şeyi birden hafızanıza, gönlünüze, valizinize, cebinize koyamazsınız. Böyle durumlarda memleket onu hatırlamanızı, zihninizde yaşatmanızı sağlayan sembollere dönüşür tıpkı atasözlerinin büyük tecrübeleri secili ve kafiyeli birkaç kelimeye sığdırdığı gibi.


Benim memleketim coğrafyacıların “özler bölgesi” dediği; bir tepe ardından bir dere, bir tepe ardından yine bir dere gelen bitimsiz dereler ve tepelerden oluşan koca bir yayladaki köy evidir, “öz” dediğimiz ve önüne bent yapıp çimdiğimiz küçük akarsuyumuzdur, bağ ve bahçe kurduğumuz yamaçlardır, buğday ektiğimiz, ırgatlık işlediğimiz tarlalardır.


Benim memleketim; başaklarından firik üttüğümüz sarı Bursa tarlalarıdır. Hoş ekin biçtiğim, tırmık çektiğim akbuğday, germir, suvaz (siyez) veya arpa, çavdar, yulaf tarlaları da benim memleketimdir.


Benim için memleket; Ali Akbaş’ın “Söğüt ve Serçe” başlıklı şahane yazısında betimlediği gibi o derelerdeki söğütlerde cıvıldaşan serçeler yahut Ali Nihat Tarlan’ın “Kuğular”ında servinin yükselişini ve salkım söğütlerin dökülüşünü doğanın fıskiyesi olarak hayal ettiği gibi bir yerdir.


Benim için memleket; su içtiğim, testimi doldurduğum veya koyun keçi suladığım pınarlardır ve “pınarı baştan bulatan” uçuk hayallerimdir.


Benim için memleket; döven sürdüğüm harman yeri, yılkı atı tuttuğumuz bin bir gizem ve efsane dolu dağ ardı, koyun kuzu otlattığım dere boyu, veya güz gelince bir şenlik havasında yaptığımız bağ bozumudur.


Benim içim memleket; elime doğan, büyüyünce birlikte rüzgârla yarıştığımız doru tayımın eyersiz, üzengisiz sırtı ve hayata tutunur gibi kavradığım yeleleridir.


Benim için memleket; kışın hemen her gün yağan ve dam boyunu geçen kardır, avluda açtığımız kar tünelleridir, çeşmeye, camiye, okula açılan çığırlardır, tezek yanan sobalardır ve pencere kenarlarına dizilen yağ tenekelerinde açan mekkirani, camgüzeli, küpeli veya sardunyalardır.


Benim için memleket; tek veya en fazla iki öğretmenli okulumuzun birleştirilmiş sınıflarıdır, ilk karda kapanan ve ancak karlar eriyince kendiliğinden açılan köy yoludur.


Benim için memleket; kıssalar anlatan babam, deyişet söyleyen annem, aynı kaptan yemek yediğimiz kardeşlerim, komşularım ve akrabalarımdır.


Benim için memleket; bir oda sohbetine katılmak, bir arabaşı sofrasında yarenle buluşmak, türlü türlü oyunlar çıkarmak, yarenlik etmektir.


Benim için memleket; ergenlikte otların arasına sakladığım Bafra veya Birinci paketi, kimselere göstermediğim şiir defteri, pilli küçük radyomun anlattığı arkası yarınların ve radyo tiyatrolarının kılavuzluğunda başka dünyalar üzerine kurduğum çocukluk hayalleridir.


Benim için memleket; bana orman gibi uçsuz bucaksız görünen meşeliğimizden gelen meşe kokusudur, kışın soba başında keyfini sürdüğümüz “fukaranın kestanesi” denilen meşe palamududur.


Benim için memleket; her şeyin, bütün çocukluğunun silinip gittiği anda karşına çıkan “ruhuna Fatiha” yazılı yan yana iki mermer taş; aynı mahalle odasında bayram yemeği yediğimiz, aynı düğünde halaya durduğumuz, aynı cenazede saf tuttuğumuz yakın uzak akrabalardan, ahbaplardan, komşulardan haber veren öteki yazılı taşlardır.


Benim için memleket; kayısı ağaçlarıdır. Benim memleketimde elma, armut, erik, badem ve ceviz ağaçları da vardır ama hiçbiri bana kayısı gibi memleket hissi ve kokusu vermez. Uzandığımız yerden dallarını kıra kıra; adeta “meyveli ağaç taşlanır” sözünü doğrulamak istercesine tepelerini taşlaya taşlaya her yıl her türlü eziyet çektirdiğimiz kayısıların “dolu vurdu, don oldu” gibi doğal afetler dışında bize küstüğüne, meyvesini esirgediğine tanık olmadım.


Benim memleketimin kadınları kayısımıza; belki yanlış ifade ediyorum kayısılarımız kadınlarımıza benzer. İkisi de cefakârdır, vefakârdır, üretkendir. Benim memleketimden de Ali Akbaş gibi duyarlı bir kalemin “Kayısı ve Kadın” diye bir yazı yazmış olmasını çok isterdim. Çünkü duygularım o kadar yoğun ki bugün, bir tercüman arıyorum.


Benim memleketim; Öz dediğimiz küçük su kenarlarında efil efil esen kavak ağaçlarıdır aynı zamanda. Çocukluğumda yan yana dizilmiş servi kavaklarla karakavakları Ali Nihat Tarlan’ın fıskiyesi gibi hayal edemezdim. Servi kavaklarımıza suyun yükselişi, karakavaklarımıza dökülüşü olarak bakmayı şehirlerdeki fıskiyeleri gördükten, “Kuğular”ı okuduktan sonradan öğrendim.


Memleketimin kavakları çabuk boy atar, etrafına çabuk kol kanat gererdi. Birkaç yıl içinde servi kavaklar göğe yükselir, karakavakların ise yere paralel uzanan kollarıyla Dede Korkut’un duasındaki “gölgelice kaba ağaç” gibi koyu gölgeleri olurdu.


Memleketimin yapacak ve yakacak ihtiyacı eskiden bu kavaklardan karşılanırdı; bu nedenle boyları uzun, dalları kolları uzun olsa da ömürleri pek uzun olmazdı; asırlara şahitlik eden çınar ağaçlarına hiç benzemezdi. Bilmem nedendir ben memleketimin erkeklerini de kavak ağaçlarına benzetirim. “Kadın göl, erkek sel” atasözünün etkisiyle belki benim hayal dünyamda “kavak yelleri” hep erkeklerin başında eserdi ama daha on beşine gelmeden tarlada tapanda, bağda bahçede birdenbire olgunlaşırlardı.


Bana göre memleketimin kayısıları kadınları gibidir kavakları erkekleri… Birinin meyvesi çoktur; diğerinin gölgesi koyudur. Köyden şehre göçle nüfusun azalması gibi şırıldayıp akan özler kurudukça kavak nesli de tükenmeye başladı; virane bağların kenarlarındaki birkaç kayısı ağacı direnmeye, inadına meyve vermeye devam ediyor.


Dedem Korkut’un “gölgelice kaba ağaç” için ettiği duanın bir benzerini keşke benim memleketimin bir ağzı dualısı kavak ve kayısı ağaçları için etseydi; atalar “meyve veren ağacı taşlarlar” yerine “meyve veren kayısı ağacın kurumasın” diye bir dua etseydi.


Bu bayram beni memleketime bağlayan bir kayısı ağacımızın daha kuruduğu haberini aldım. Üzüm hoşafındaki hoşluğun kayısıdan geldiğinin farkına varamayan Yeniçerinin “hoşafın yağı kesildi” diye devirdiği kara kazanda buharı göğe yükselen sular kaynadı; başımızdan kaynar sular döküldü.


Aklım sen artık çocuk değilsin senin memleketin Türkiye ve Türk illeri kadar büyük, hatta yer yurt tutabildiğin dünya kadar geniş diyor ama duygularım hayır senin memleketin o kayısı ağacıydı diye direniyor.

[17:46, 21.06.2024] B. Nami TONKA: Prof. Dr. Öcal Oğuz

 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page